Efe'nin avucunda çok değerli, minicik bir şey vardı. Dünyanın en küçük sırrı gibiydi.
O kadar küçüktü ki, Efe onu kaybetmemek için parmaklarını sımsıkı, sımsıcacık kapalı tutuyordu.
Anneannesi şefkatle gülümsedi ve masanın üzerine küçük, toprak rengi yuvarlak bir saksı koydu.
Birlikte saksıya yumuşacık toprak doldurdular ve tohumu usulca, yavaşça toprağın içine bıraktılar.
Efe hemen saksının üzerine eğildi. "Ağaç oldu mu anneanne?" diye sordu büyük bir heyecanla.
"Henüz değil," dedi anneannesi. "Tohumlar toprağın altında kimse görmeden, sessizce çalışmayı çok sever."
Ertesi sabah Efe uyanır uyanmaz, pijamalarıyla saksının yanına, toprağına bakmaya koştu.
Ama toprak dün bıraktığı gibi dümdüzdü. Efe'nin omuzları düştü. "Hiçbir şey olmamış ki."
Anneannesi toprağa parmağıyla hafifçe dokundu. "Bugünkü işimiz ona sadece biraz su vermek."
"Sonra da ona kendi kendine büyümesi için kocaman bir zaman tanımak," diye fısıldadı.
Üçüncü gün Efe yine baktı, hiçbir şey yoktu. Beşinci gün yine baktı, toprak tamamen aynıydı.
Yedinci günün sabahında, toprağın tam ortasında minicik yeşil bir çizgi usulca belirdi.
Efe sevinçle bağırmak istedi ama fısıldadı. Çünkü küçük çizgi çok yeni uyanmış gibi nazikti.
"Sabır bu mu?" diye sordu Efe. Anneannesi sevgiyle başını salladı.
"Sabır hiçbir şey yapmamak değil. Gerekeni yapıp onun kendi zamanında büyümesine izin vermektir."
Efe o gün saksının yanına kocaman bir güneş resmi çizip koydu. Beklerken ne yapacağını bulmuştu.




