Duru parka geldiğinde gözleri etrafı taradı. İki salıncaktan biri tamamen boştu.
Diğer salıncakta iki çocuk neşeyle sallanıyor, rüzgara karışan şen kahkahalar atıyorlardı.
Duru sessizce boş salıncağa oturdu. Ayaklarını yere bastı ama kendini hiç itmedi.
Aklı salıncakta değildi; gözleri ve kalbi yan taraftaki neşeli oyuna takılıp kalmıştı.
Çocuklardan biri kollarını açıp koştu. "Biz uçak oyunu oynuyoruz!" dedi arkadaşına mutlulukla.
Duru'nun içi kıpır kıpır oldu. O da kollarını açıp kocaman bir uçak olmak istedi.
Ama ağzını açtığında sesi hiç çıkmadı. İçindeki minik fısıltı sordu: "Ya beni istemezlerse?"
Bu düşünce Duru'yu yerinde tuttu. Salıncağın soğuk zincirlerini sıkıca kavradı, usulca yutkundu.
Salıncağı yavaşça salladı. Derin, kocaman bir nefes aldı ve içindeki o sese dur dedi.
Ayaklarını yere vurup durdu. "Ben de bir havaalanı olabilir miyim?" diye sordu cesaretle.
Çocuklar önce şaşkınlıkla ona baktılar. Parkta kısa bir sessizlik oldu. Duru'nun kalbi küt küt attı.
Sonra çocuklardan biri genişçe gülümsedi. "Havaalanı mı? Olur! Biz de sana inelim," dedi neşeyle.
Duru hemen ayağa kalktı. Kollarını iki yana açıp bekledi. Uçaklar vızıldayarak ona doğru geldiler.
Bazen Duru uçak oldu rüzgara karşı koştu, bazen havaalanı oldu onları bekledi. Çok eğlendiler.
Bir süre sonra çocuklar başka oyuna koştular. Duru biraz üzüldü ama artık eskisi gibi korkmuyordu.
Biliyordu ki oyunlar hep değişebilirdi. Önemli olan o ilk soruyu sorma cesaretini bulmaktı.




