Mert gece yatağına uzandı. Oda çok sessizdi, perde pencereden gelen hafif rüzgarla usulca kıpırdıyordu.
Birden dolabın köşesinde küçük, garip ve soğuk bir parlaklık gördü.
Gözleri kocaman oldu. Kalbi göğsünde hızlı hızlı, güm güm, ritmik şekilde atmaya başladı.
Parlak şey hiç kıpırdamıyordu ama Mert'in aklından geçen düşünceler içeride kıpır kıpırdı.
"Ya orada bekleyen, karanlığı seven bir canavarsa?" diye geçirdi içinden korkuyla.
Yorganı hemen burnunun ucuna kadar çekti, dışarıda sadece ürkmüş gözleri kaldı.
Sonra annesinin gündüz oyun oynarken söylediği o üç adımı birdenbire hatırladı.
Neydi o güvenli adımlar? Önce dur... Sonra derin nefes al... Ve yardım iste.
Mert önce yatağında durdu. Sonra burnundan derin, upuzun bir nefes aldı.
Ve yavaşça, usulca seslendi: "Anne... Benimle beraber oraya bakabilir miyiz?"
Annesi hemen geldi. Işığı birden açmadı, sadece Mert'in yanına yatağa oturdu.
"Çok korktun," dedi yumuşacık bir sesle. "Hadi gel, o parlaklığa birlikte bakalım."
Küçük gece lambasını yaktılar. Parlayan şey, dolabın yanındaki spor ayakkabıydı!
Üzerindeki karanlıkta parlayan yıldız çıkartması, odanın o incecik ışığını yakalamıştı sadece.
Mert derin bir nefes verdi. Omuzları rahatladı. "Canavar değilmiş," diyebildi gülümseyerek.
Annesi saçını okşadı: "Korkun tamamen gerçekti. Ama parlayan şey sadece ayakkabındı."




