Bir varmış bir yokmuş, kızıl tüylü, parlak gözlü bir tilki varmış. Bir gün ormanda dolaşırken karnı acıkmış.
Yürürken bir bağa gelmiş. Yukarıda, asmanın dallarında salkım salkım, mosmor, tombul üzümler sallanıyormuş.
Tilkinin ağzı sulanmış. "Ah, ne güzel üzümler! Bunları yemeliyim" demiş ve sevinçle ağacın altına gelmiş.
Zıplamış... ama üzümlere ulaşamamış. Bir daha zıplamış, biraz daha yükseğe... yine ulaşamamış. Üzümler çok yukarıdaymış.
Tilki soluk soluğa kalana kadar zıplamış, zıplamış, zıplamış. Ama o tatlı üzümler bir türlü eline geçmemiş.
Sonunda yorulmuş, bir taşın üstüne oturmuş. Üzümlere şöyle bir bakmış ve burnunu kıvırmış.
"Boş ver" demiş kendi kendine, "bu üzümler nasılsa ekşidir. Ben de zaten canım istemiyordu." Ve patilerini silkeleyip oradan ayrılmış.
Tilki yoluna devam etmiş ve az ilerde yere düşmüş tatlı, olgun böğürtlenler bulmuş. Karnını onlarla doyurmuş.
O gün şunu düşünmüş: Bazen ulaşamadığımıza üzülmek yerine, hemen yanı başımızdaki güzelliği görmek daha iyidir. Tilki keyifle ormana dönmüş.
