Ege'nin görevi belliydi: her cumartesi sabahı balkonlardaki çiçekleri sulamak. Annesi bunu ona dört ay önce bırakmıştı; o günden beri hiç unutmamıştı.
O cumartesi sabahı Kerem aradı. "Gel, dereye gidiyoruz, hepimiz var!" Ege heyecanlandı. 'Çiçekler biraz daha bekler,' diye düşündü ve çıktı.
Derede harika bir gün geçirdi. Ama eve döndüğünde balkona çıkınca içi sıkıştı — toprak kupkuruydu, bir saksının yaprağı sararmaya başlamıştı bile.
Annesine söylememek istedi. 'Yarın iki kat sularım, kimse anlamaz,' diye geçirdi aklından. Ama aynı akşam annesi balkona çıktı ve sararmış yaprağa baktı.
Ege'nin kalbi hızlandı. Annesi hiç kızmadı, sadece bekledi. O bakış Ege'ye yeterliydi. "Unuttum değil," dedi Ege yavaşça, "... gitmeyi seçtim. Özür dilerim."
Annesi oturdu. "Seçim yapmak, sonucunu da üstlenmek demek," dedi. "Bugün eğlenceni seçtin — bu tamam, bazen böyle olur. Ama çiçeğin susuz kaldığını da sen fark edecektin, ben değil."
Ege sararmış yaprağa uzun süre baktı. "Kurtulur mu?" "Belki," dedi annesi. "Çok geç kalmadan su verirsen. Hadi gel, birlikte bakalım."
İkisi sulayıcıyı doldurdu. Ege her saksıya yavaş yavaş döktü, toprağın suyu nasıl emdiğini izledi. İşi bitince bir şeyin değiştiğini hissetti — ama tam olarak ne değişmişti?
Bir hafta sonra sararmış yaprak düştü ama yeni tomurcuklar çıktı. Ege bunu annesine gösterdi. "Kurtuldu," dedi. "Kurtuldu," diye onayladı annesi. "Ve sen de bir şey yaptın — kaçmak yerine söyledin."
Sorumluluk taşımak her zaman kolay değilmiş. Ama bir şeyi yanlış yaptığında dürüstçe söylemek, sanki hiç olmamış gibi davranmaktan çok daha hafif bir his bırakıyormuş.
