Ormanın derin yerinde, küçük bir derenin iki yakasında iki arkadaş yaşardı: sincap Cevizli ile tavşan Yoncalı. Her sabah dereye gelir, karşılıklı oturup sohbet ederlerdi. Ama dere fazla genişti; bir türlü yan yana gelemiyorlardı.
Bir gün Cevizli, "Keşke karşıya geçebilsem," dedi. "Senin tarafındaki kocaman kestane ağacının altında oynamak isterdim." Yoncalı da, "Ben de senin tarafındaki yumuşacık çimenlerde zıplamak isterdim," dedi içini çekerek.
Cevizli düşündü taşındı. "Bir köprü kuralım!" dedi heyecanla. Yere düşmüş bir dalı buldu ve onu dereye uzatmaya çalıştı. Ama dal ağırdı, Cevizli minicikti. İttirdi, çekti, zorladı... dal kıpırdamadı bile.
Yoncalı karşıdan seslendi: "Tek başına yapamazsın! Sen o uçtan it, ben bu uçtan çekeyim." Cevizli dalı var gücüyle itti, Yoncalı da diğer ucundan tuttu ve çekti. Birlikte, yavaş yavaş, dalı derenin üstüne yerleştirdiler.
Ama bir dal yetmedi; köprü çok inceydi. "Bir tane daha lazım," dedi Yoncalı. Cevizli ağaçtan sağlam bir dal daha indirdi, Yoncalı yandan düz bir tahta parçası getirdi. Biri taşıdı, öteki yerleştirdi. Sıra sıra dizdiler.
Çalıştılar, çalıştılar. Cevizli yorulunca Yoncalı ona destek oldu, Yoncalı zorlanınca Cevizli yardıma koştu. Güneş tepedeyken başladıkları köprü, ikindi olmadan tamamlandı.
Sonunda küçük ama sapasağlam bir köprü vardı derenin üstünde. Cevizli ilk adımı attı — köprü dayandı! Yavaşça, dikkatlice karşıya geçti. İlk kez Yoncalı'nın yanındaydı.
İki arkadaş sevinçle sarıldılar. "Tek başıma o dalı asla kaldıramazdım," dedi Cevizli. "Ben de," dedi Yoncalı gülerek. "Ama birlikte koca bir köprü kurduk!"
O günden sonra her gün köprüden geçip birlikte oynadılar. Bazen Cevizli'nin tarafında kestane topladılar, bazen Yoncalı'nın çimenlerinde zıpladılar.
Ve küçük bir şey öğrendiler: tek başına zor olan bir iş, birlikte yapılınca hem kolaylaşır hem de çok daha keyifli olurmuş. Yardımlaşmak, işte bu yüzden güçlüymüş.
