Yumuşacık topraklı bir bahçenin altında, minik bir köstebek yaşardı. Adı Tombiş’ti ve dünyadaki en meraklı, en aceleci köstebekti.
Bir gün toprağın üstüne çıktı ve elinde küçük bir ayçiçeği tohumu buldu. “Bunu ekersem kocaman, sarı bir çiçek olurmuş!” dedi büyük annesi. Tombiş çok heyecanlandı.
Tohumu toprağa gömdü, üstünü örttü, su verdi. Sonra hemen başında bekledi. Bir... iki... on saniye. “Hani nerede çiçeğim?” dedi şaşkınlıkla.
Toprağı kazıp tohuma baktı. “Hâlâ küçücüksün!” diye söylendi ve tohumu tekrar gömdü. Biraz bekledi, yine kazdı, yine baktı. Ama tohum bir türlü çiçek olmuyordu.
Büyük annesi gülümsedi. “Tombiş’im, tohumu her kazdığında onu rahatsız ediyorsun. O, toprağın altında sessizce çalışıyor — köklerini salıyor, güç topluyor. Görmesek de büyüyor.”
“Ama beklemek çok zor!” dedi Tombiş. Büyük annesi başını okşadı: “Biliyorum. O zaman beklerken başka güzel şeyler yapalım. Bekleyince zaman daha çabuk geçer.”
Tombiş her gün tohuma azıcık su verdi ama artık kazmadı. Bu arada bahçede oyunlar oynadı, şarkılar söyledi, kelebekleri izledi. Günler geçti.
Bir sabah toprağın üstünde küçücük yeşil bir filiz belirdi. Tombiş sevinçten zıpladı! Sonra filiz büyüdü, büyüdü ve bir gün Tombiş’ten bile uzun, kocaman, sapsarı bir ayçiçeği açtı.
Tombiş çiçeğin altında oturup güneşe baktı. “Beklemek zormuş,” dedi, “ama beklediğim şey o kadar güzel oldu ki.”
Ve minik köstebek şunu öğrendi: en güzel şeyler bazen hemen olmaz. Sabretmek, beklerken pes etmemek ve güzel şeyin kendi zamanında geleceğine güvenmekmiş.
