Ormanın gözde çayırında küçük bir ayı yaşardı, adı Boncuk’tu. Yumuşacık tüyleri ve hep koşmaya hazır kısa bacakları vardı.
Bir sabah Boncuk, arkadaşı tilki Mırmır’ı ziyarete gitti. Mırmır renkli taşlardan kocaman, upuzun bir kule yapmıştı. “Bak ne kadar yüksek oldu!” diyordu gururla.
Boncuk o kadar heyecanlandı ki kuleye yaklaşırken kuyruğunu fark etmedi. Bir döndü, bir savruldu derken — pat! Kule yıkıldı, taşlar dört bir yana yuvarlandı.
Mırmır’ın gözleri doldu. “Bütün sabah uğraşmıştım,” dedi kısık bir sesle. Boncuk’un içi cız etti; ne yapacağını bilemedi, bir an kaçıp saklanmak istedi.
Ama kaçmadı. Durdu, derin bir nefes aldı ve Mırmır’ın yanına oturdu. “Özür dilerim, Mırmır,” dedi usulca. “Kuleni istemeden devirdim. Çok üzgünüm.”
Mırmır başını kaldırdı. Bir “özür dilerim” duymak, sanki içindeki düğümü biraz çözmüştü. “Kızgındım,” dedi, “ama dürüstçe söylediğin için teşekkür ederim.”
Boncuk gülümsedi. “İstersen,” dedi, “kuleyi birlikte yeniden yapalım. Bu sefer daha da yüksek olsun.” Mırmır’ın yüzü aydınlandı.
İkisi yan yana çöktüler. Boncuk taşları uzattı, Mırmır üst üste dizdi. Kule yükseldikçe yükseldi; eskisinden bile daha güzel oldu.
O gün Boncuk küçük bir şey öğrendi: bir kaza olduğunda kaçmak yerine “özür dilerim” demek, kırılan şeyi de, gönülleri de onarmanın en güzel yoluymuş.
Akşam olduğunda iki arkadaş yeni kulelerinin önünde oturup yıldızları saydılar. Aralarında hiç düğüm kalmamıştı.
