Yemyeşil bir vadinin kıyısında, kıpkızıl tüylü, sivri kulaklı bir tilki yavrusu yaşardı. Adı Kuru’ydu ve dünyadaki en meraklı tilkiydi.
Kuru’nun en sevdiği kelime “acaba”ydı. “Acaba bulutlar neden hareket ediyor? Acaba ırmak nereye gidiyor? Acaba şu tepenin ardında ne var?” diye sorardı durmadan.
Bir sabah uyandığında tepeye baktı. “Oranın ardını hiç görmedim,” dedi. İçindeki merak öyle gıdıklıyordu ki, keşfetmeye karar verdi.
Yolda parlak bir taş gördü. Eğilip baktı: taşın altında minik karıncalar sıra sıra yürüyordu. “Vaay, demek burada koca bir karınca şehri varmış!” dedi gözleri parlayarak.
Biraz ilerledi, tuhaf bir ses duydu. Korkmadı, merak etti. Yavaşça yaklaştı — meğer bir kurbağa bir yaprağın üstünde şarkı söylüyormuş. Kuru kıkırdadı.
Derken bir çiçek gördü, koklamak için eğildi. Burnu sarı bir tozla kaplandı. “Bu da ne?” dedi. O sırada bir arı geldi: “O çiçek tozu, ben onu yuvama taşıyorum,” diye vızıldadı. Kuru yeni bir şey öğrenmişti.
Sonunda tepenin en üstüne çıktı. Nefesi kesildi: aşağıda pırıl pırıl bir göl, rengârenk kuşlar ve hiç görmediği çiçekler vardı. “Demek tepenin ardında koca bir dünya saklıymış!” dedi.
Eve döndüğünde annesine bütün gün gördüklerini anlattı: karıncaları, şarkı söyleyen kurbağayı, çiçek tozunu, gölü. Annesi gülümsedi: “Sen sordukça, baktıkça dünya sana sırlarını açıyor.”
O gece Kuru yatağına girdi ama uykusu yine sorularla doluydu: “Acaba yarın ne keşfedeceğim?” Ve mutlulukla gülümsedi.
Küçük tilki şunu öğrendi: merak etmek, soru sormak hiç de yorucu bir şey değilmiş — dünyayı bir hazine sandığı gibi açan en güzel anahtarmış.
