Ormanın eteğindeki bir kök yuvada, kara-beyaz çizgili meraklı bir porsuk yaşardı. Adı Tıkış’tı. Tıkış bir şey gördü mü hemen sorardı: “Bu neden böyle? Bu nasıl oluyor?”
Bir sabah dereden tuhaf bir ses geliyordu: tık-tık-tık, tıkır-tıkır. Tıkış kulaklarını dikti. “Bu ses de nereden geliyor?” dedi ve sesin peşine düştü.
Yol boyunca durup baktı: bir yaprağın üstünde yürüyen karıncalara, bir taşın altındaki nemli toprağa, suyun üstünde kayan bir dala. Her birini merakla inceledi, ama tıkırtı hâlâ ileriden geliyordu.
Sonunda derenin kıvrıldığı yere vardı. Orada gördüğü şey onu büyüledi: suyun akıntısı küçük bir tahta çarkı döndürüyordu! Su itiyor, çark dönüyor, dönerken de tık-tık ediyordu.
“Demek ses bundanmış!” dedi Tıkış sevinçle. Ama merakı bitmedi. “Peki çarkı döndüren ne?” diye düşündü. Bir çubuk aldı, suyun akışını bir an durdurdu — çark da durdu. Çubuğu çekti — çark yeniden döndü.
Gözleri kocaman açıldı. “Çarkı döndüren su! Su itince dönüyor, durunca duruyor!” İşte bunu kendi kendine keşfetmişti, kimse ona söylememişti.
O kadar heyecanlandı ki arkadaşı sincap Fıstık’ı çağırdı. “Gel, sana bir şey göstereceğim!” Beraber suyun çarkı nasıl döndürdüğünü izlediler, küçük çubukla denediler, güldüler.
Fıstık şaşırdı. “Sen bunu nasıl buldun?” diye sordu. Tıkış gülümsedi. “Sordum, baktım, denedim. Merak edince insanın ayakları kendiliğinden yürüyor.”
O gün eve dönerken Tıkış bir sürü yeni soru biriktirmişti: rüzgâr da bir şeyi döndürebilir miydi? Yaprak neden suda yüzüyordu? Sorular bitmiyordu, ama bu hiç onu yormuyordu — aksine, en sevdiği şeydi.
Çünkü Tıkış küçük bir şey anlamıştı: dünya, soran ve bakan için kocaman bir hazine sandığıymış. Her “nasıl oluyor?” sorusu, o sandığın yeni bir kapağını aralıyormuş.
