Yüksek bir çam ağacının kovuğunda, kocaman gözlü minik bir baykuş yaşardı. Adı Tüylü’ydü ve dünyadaki en yumuşacık tüylere sahipti.
Ama Tüylü’nün bir sırrı vardı: karanlıktan korkardı. Güneş battığında gözlerini sımsıkı kapatır, kanatlarını başına çeker ve “Karanlıkta kim bilir neler var,” diye titrerdi.
Bir akşam annesi yanına geldi. “Tüylü’cüğüm, korkmak çok normal,” dedi usulca. “Hadi gel, karanlığa birlikte bir bakalım. Yanında ben varım.”
Tüylü annesinin sıcacık kanadına sokuldu ve birlikte kovuğun kenarına geldiler. Tüylü gözlerini azıcık araladı. Bir kıpırtı... yüreği küt küt attı.
“O ne anne?” diye fısıldadı. Annesi gülümsedi: “O bir ateş böceği — bak, karanlıkta minik bir fener gibi parlıyor.” Gerçekten de yeşilimsi bir ışık havada dans ediyordu.
Tüylü biraz daha baktı. Gökyüzünde bir, iki, üç... yüzlerce yıldız vardı. “Yıldızlar sadece karanlıkta görünür,” dedi annesi. “Gündüz oradalar ama saklılar.”
Derken uzaktan tatlı bir ses geldi. “O da ninni söyleyen bir bülbül,” dedi annesi. Karanlık, Tüylü’nün sandığı gibi bomboş ve korkunç değildi — ışıklarla, seslerle, minik dostlarla doluydu.
Tüylü derin bir nefes aldı. Korkusu birden küçülmüştü; sanki yumruk kadarken bir kuş tüyü kadar olmuştu. “Karanlık o kadar da fena değilmiş,” dedi.
O geceden sonra Tüylü hâlâ bazen ürperdi — ama artık gözlerini kapatmıyordu. Ürperince annesinin kanadına sokuluyor, sonra karanlığın içindeki ışıkları bulup gülümsüyordu.
Ve şunu öğrendi: korkmak ayıp değilmiş. Önemli olan, korkuya tek başına değil, sevdiğin birinin yanında küçük bir adımla bakabilmekmiş.
