Çayırın kenarındaki kuytu bir yuvada, kızıl tüylü küçük bir tilki yaşardı. Adı Toron’du. Toron meraklı, hızlı ve biraz da sakardı; koşarken kuyruğunu nereye savuracağını pek bilemezdi.
Bir öğleden sonra annesi Toron’a, “Ben dereden su getirmeye gidiyorum, sen yuvada oyna,” dedi. Rafın üstünde annesinin en sevdiği şey duruyordu: içinde rengârenk taşlar olan küçük bir cam kavanoz.
Toron taşları çok severdi. Parmak uçlarıyla kavanoza uzandı, biraz daha, biraz daha... Derken kuyruğu havada bir savruldu — şangır! Kavanoz yere düştü ve kırıldı. Taşlar her yana saçıldı.
Toron’un kalbi küt küt atmaya başladı. “Eyvah,” dedi içinden, “annem üzülecek, belki bana kızacak.” Hemen kırıkları bir yaprağın altına süpürdü ve köşede minik bir top gibi büzüldü.
Ama saklamak içini hiç rahatlatmadı. Sanki göğsünde küçük bir taş varmış gibi ağırlaşmıştı. Annesinin ayak seslerini duyunca o taş daha da büyüdü.
Annesi içeri girdi, yaprağın altından parıldayan bir taş gördü. “Toron,” dedi sakince, “burada ne oldu?” Toron önce yutkundu. Sonra derin bir nefes aldı.
“Anne... kavanozu ben düşürdüm. İstemeden oldu, taşlara bakıyordum. Korktum ve sakladım,” dedi titreyen bir sesle. “Özür dilerim.”
Annesi yanına çöktü, onu kanadının altına alır gibi sardı. “Kırılan bir kavanoz, yeniden doldurabileceğimiz bir şey,” dedi gülümseyerek. “Ama bana doğruyu söylemen — işte o, çok daha değerli.”
Toron’un göğsündeki taş bir anda eriyiverdi. Sanki içine ılık bir rüzgâr girmişti. Birlikte taşları topladılar, hatta yere saçılmışken daha da güzel göründüklerine karar verdiler.
O gece uyumadan önce Toron küçük bir şey öğrendi: doğruyu söylemek bazen zordur, ama söyledikten sonra insanın içi hafifler — sanki uçacakmış gibi.
