Çayırın ortasında üç can dost oynuyordu: kaplumbağa Bobi, kurbağa Vırvır ve kirpi Diko. Yuvarlak, kırmızı toplarını bir o yana bir bu yana atıyorlardı.
Derken Diko topu biraz sert attı. Top havada bir yay çizdi ve şıpp diye kocaman bir su birikintisinin tam ortasına düştü. Orada öylece duruyor, kıyıya yanaşmıyordu.
Üçü de birikintinin kenarına dizildi. “Eyvah,” dedi Diko, “artık oynayamayız.” Bobi suya baktı, “Ben girsem yavaş kalırım, top kayar gider,” dedi. Vırvır, “Ben girerim ama topu itmem gerek, tek başıma zor,” dedi.
Bir an üzüldüler. Ama sonra Bobi başını kaldırdı. “Durun,” dedi, “üzülmek yerine bir çözüm bulalım. Kafa kafaya verelim, bakalım ne çıkacak.”
“Bir uzun dal bulsak?” dedi Diko. Aradılar, çayırda yeterince uzun dal yoktu. “Olmadı,” dediler ama vazgeçmediler.
“Vırvır yüzebiliyor,” dedi Bobi düşünerek. “Ya Vırvır topu kıyıya doğru itse, ben de buradan dalımla onu çeksem?” Diko atladı: “Ben de senin kabuğuna tutunup seni sabit tutarım, suya kaymazsın!”
Gözleri parladı. Hemen denediler. Vırvır suya girdi, topu burnuyla usulca kıyıya doğru itti. Bobi kıyıdan küçük bir dal uzattı. Diko da Bobi’nin arkasından onu tuttu.
İt, çek, tut... Top yavaş yavaş kıyıya yaklaştı, yaklaştı ve — hop! — kuru toprağa çıktı. Üçü birden sevinçle zıpladı. “Başardık!” diye bağırdılar.
Vırvır sırılsıklam olmuştu ama gülüyordu. “Tek başıma yapamazdım,” dedi. Bobi başını salladı: “Ben de. Üçümüz birden olunca oldu.”
O gün küçük bir şey öğrendiler: bir şey ters gittiğinde üzülüp durmak yerine “bir çözüm bulalım” demek, hele bunu birlikte demek, en zor sorunu bile küçültürmüş.
