Kestane ağacının kovuğunda, kabarık kuyruklu küçük bir sincap yaşardı. Adı Fındo’ydu. Fındo sabah uyandığında havayı kokladı, “Bugün güzel bir gün,” dedi ve dışarı fırladı.
Yolda yaşlı kaplumbağa Tospik’i gördü; sırtüstü dönmüş, ayakları havada çırpınıyordu. “Dur, sana yardım edeyim!” dedi Fındo ve küçük patileriyle iteleyerek onu düzeltti. “Çok teşekkür ederim yavrum,” dedi Tospik.
Biraz ileride karınca İğne, koca bir ekmek kırıntısını yokuş yukarı taşımaya çalışıyor, bir türlü beceremiyordu. Fındo kırıntıyı ağzına aldı, yuvanın kapısına bıraktı. “Oh, ne iyi ettin!” dedi İğne minnetle.
Sonra bir dalda asılı kalmış küçük bir kuş yavrusu gördü. Yuvasına dönemiyordu. Fındo ağaca tırmandı, yavruyu usulca yuvasına bıraktı. Anne kuş ona şükranla öttü.
Fındo bütün bunları karşılık beklemeden yapmıştı. “İyilik yapmak,” diye düşündü, “sanki içimi güneş gibi ısıtıyor.” Hiç yorulmamış gibi neşeyle eve doğru yürüdü.
Ama derken hava karardı, bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Fındo’nun ağacı çok uzaktaydı, sırılsıklam olacaktı, hem de yolu şaşırmıştı.
Tam o sırada Tospik kabuğunu bir şemsiye gibi uzattı: “Altıma gir, ıslanma!” Karınca İğne yuvasının yolunu gösterdi: “Bu patikadan git, kestane ağacına çıkar!” Anne kuş yukarıdan eşlik etti: “Ben sana yolu göstereyim!”
Fındo şaşkındı. Sabah yardım ettiği herkes, şimdi ona yardım ediyordu. Birlikte yağmurun altında, güle oynaya onu evine kadar getirdiler.
Kovuğuna varınca Fındo arkasına döndü, hepsine teşekkür etti. İçi yine o güneşle dolmuştu — ama bu kez başka bir his de vardı: sevilmek.
O gece uyumadan önce küçük bir şey anladı: iyilik bir top gibiymiş, attığında kaybolmaz; dolaşır, dolaşır, bir gün gülümseyerek sana geri dönermiş.
