Güneşli bir çayırda küçük bir kelebek sürüsü, bir uzun boylu zürafa, tombiş bir kaplumbağa ve minnacık bir karınca birlikte yaşardı. Hepsi arkadaştı.
Bir sabah minik karınca İğnecik üzgün üzgün bir yaprağın üstünde oturuyordu. “Ben çok küçüğüm,” dedi. “Zürafa kadar uzun, kelebek kadar renkli değilim.”
Uzun boylu zürafa Tella eğildi. “Ama İğnecik,” dedi gülümseyerek, “sen o minnacık halinle en küçük deliklerden geçebiliyorsun. Ben kocamanım, çiçeğin içine asla giremem.”
Rengârenk kelebek Pırpır kanat çırptı. “Ben de uçabiliyorum,” dedi, “ama bir tek günüm rüzgârlı geçse savrulurum. Senin gibi sağlam basamıyorum yere.”
Tombiş kaplumbağa Kabuk yavaşça yaklaştı. “Ben ise hep yanımda evimi taşırım,” dedi. “Yağmur yağınca kabuğuma girerim. Herkesin bir başka şeyi var.”
İğnecik şaşkındı. “Yani küçük olmam kötü bir şey değil mi?” diye sordu. “Tabii ki değil,” dedi hepsi bir ağızdan. “Sen küçüksün diye özelsin.”
O gün hep birlikte oynadılar. İğnecik çiçeklerin içine girip nektar buldu, Tella en yüksek dalları gösterdi, Pırpır gökyüzünü anlattı, Kabuk gölgesinde herkesi serinletti.
Akşam olunca çayır rengârenk bir tabloya döndü: küçük, büyük, uçan, yürüyen, hepsi bir arada. Hiçbiri diğerinden daha güzel ya da daha az güzel değildi.
İğnecik o gece yaprağına yatarken minik yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. “Herkes farklı,” diye mırıldandı, “ve işte bu yüzden herkes güzel.”
Bazen en küçük olan, en büyük gülümsemeyi taşırmış. İğnecik bunu artık çok iyi biliyordu.
