Ada'nın en sevdiği şey, bahçedeki serçelerdi. Sabahları pencere pervazına konar, birbirlerine bir şeyler anlatır gibi cıvıldaşırlardı. Bir gün Ada düşündü: 'Onlara küçük bir ev yapsam, kışın üşümezler.' Kafasının içinde ev çoktan hazırdı — kırmızı çatılı, yuvarlak kapılı, kusursuz. Dedesinin atölyesine koştu.
İlk kuş evini acele yaptı. Tahtaları üst üste koydu, tutkalı sağa sola sürdü, çatıyı daha tutkal kurumadan bastırdı. Ama çatı kayıp düştü, bir kenar açıldı, her yer yapış yapış oldu. Ada'nın yüzü asıldı. 'Berbat oldu,' dedi. 'Ben beceremiyorum.' Onu çöpe atmak için eline aldı.
Dedesi elini tutmadı, 'aferin' de demedi, evi onun yerine yapmayı da teklif etmedi. Sadece sordu: 'Bu ev sana ne öğretti?' Ada omuz silkti, biraz da kızgın: 'Yapamadığımı öğretti.' Dede gülümsedi: 'Hayır, bak — nereden açıldı?' Ada dikkatle baktı. Çatıyı, tutkal kurumadan koymuştu. 'Demek çatı için beklemek gerekiyormuş,' dedi yavaşça. Dede başını salladı: 'İşte bunu az önce bilmiyordun. Şimdi biliyorsun.'
İkinci evde tutkalın kurumasını bekledi. Bu sefer çatı yerinde durdu — ama kapıyı fazla büyük kesmişti; oradan bir kedi bile uzanabilirdi. Ada bu hatayı bu kez kendisi fark etti, kimse söylemeden. İçinden 'küçük olmalıydı' diye geçirdi ve bir şeye şaşırdı: yanlışı görmek, artık o kadar canını yakmıyordu.
Tezgâhın üstünde artık iki tane eğri büğrü kuş evi duruyordu. Ada onlara utançla baktı. Dede yanına geldi: 'Bunlar başarısızlık değil, basamak,' dedi. 'Her ev, bir öncekinin bilmediği bir şeyi biliyor. İnsanın aklı da zaten en çok, bir şeyi yaparken zorlandığında büyür — her şeyi baştan doğru yaptığında değil.' Ada tam anlamadı, ama içine bir yere bir şey oturdu.
Üçüncü evin kapısı küçüktü, çatısı kurumuştu — ama bu kez taban düz değildi, ev hafifçe yana yatıyordu. Ada ağlamak yerine güldü. 'Sen de mi?' dedi eve. Artık bu bir ceza değil, çözülmesi eğlenceli bir bilmeceydi. Neyi düzeltmesi gerektiğini bulmak, giderek hoşuna gitmeye başlamıştı.
Ama dördüncüye başlamadan önce bir an geldi ki Ada iyice yoruldu. Eğri evlerin arasında oturdu, dizlerini karnına çekti, kendini küçük hissetti. 'Belki de bazıları bunu yapabiliyor, ben yapamıyorum,' diye mırıldandı. Dede yanına oturdu. 'Şu mutfaktaki masayı hatırlıyor musun,' dedi, 'bir bacağı kısa olan, altına kâğıt koyduğumuz. Yıllardır onda yemek yiyoruz. O da benim üçüncü ya da dördüncü denememdi. İlklerini hiç görmedin sen.' Ada gülümsedi; demek dede de bir zamanlar başlangıçtaymış.
Dördüncü kuş evinin tabanı düzdü, kapısı tam ölçüsündeydi, çatısı sağlamdı. Kusursuz değildi — bir kenarında boya lekesi vardı, bir duvarı ötekinden azıcık kısaydı. Ama sağlam ve güvenliydi. Ada'yla dede onu bahçedeki erik ağacına astılar ve beklediler.
Birkaç gün sonra küçük bir serçe geldi, kapıdan içeri girdi, sonra çıkıp yine girdi — orası artık onun eviydi. Ada içeride, rafına dizdiği eğri büğrü kuş evlerine baktı. Bu kez utanmadı. Onları bir merdiven gibi yan yana dizdi — çünkü tam da o oldukları şeydi: basamaklar. Hepsini sakladı. O gün Ada bir şey öğrendi: hata, önündeki duvar değil; hata, gideceğin yolun ta kendisiymiş.
