O sabah matematik defteri sıradan kaybolmuştu. Öğretmen geri sayım yaparken Deniz çantasına tekrar tekrar baktı — defter yoktu. Sonra Baran masasının altına eğildi, bir şey uzattı: Deniz'in defteriydi.
"Ben buldum, sıranda değildi," dedi Baran kısık sesle. Ama Mina bunu farklı duymuştu. Teneffüste arkadaşlarına fısıldadı: "Baran Deniz'in defterini almış, sonra geri verdi."
Sınıfta söylenti dönmeye başladı. Baran ise ne söylese geçmiyordu artık; hırsız gibi bakıyorlardı. Masasına oturup başını eğdi.
Deniz bütün bunları gördü. İçi sıkıştı. Baran'ın defteri almadığını, sadece yerde bulduğunu bizzat biliyordu — ama bunu söylemiş miydi? Hayır, söylememişti. 'Benim sorunum değil,' diye düşünmüştü ilk anda.
Yemek molasında Baran tek başına oturdu. Deniz yanına gitti ve bir süre sessiz kaldı. "Sen almadın," dedi sonunda. "Yerde bulup verdin." Baran başını kaldırdı. "Biliyorum. Ama kimse inanmıyor."
O akşam Deniz annesiyle konuştu. "Baran yanlış anlaşıldı. Ben doğrusunu biliyorum ama korktum. Ya bana da kızarlarsa?" Annesi bir şey söylemedi; sadece sordu: "Peki şu an içinde nasıl bir his var?"
Deniz düşündü. "Ağır," dedi. "Sanki bir şeyi eksik bıraktım gibi." "İşte bu his," dedi annesi, "adaletsizliği görünce içimizde oluşan ağırlık. Onu taşımak mı, yoksa bırakmak mı daha zor, sence?"
Ertesi sabah Deniz öğretmenin yanına gitti. "Dün Baran'la ilgili bir şey söylemem gerekiyor," dedi. "Defteri o almadı, yerde buldu ve bana getirdi. Ben bizzat gördüm." Öğretmen dikkatlice dinledi.
Teneffüste öğretmen sınıfa döndü ve konuyu açtı. Mina yüzünü kızarttı. Baran Deniz'e baktı — ne teşekkür etti, ne bir şey söyledi, sadece hafifçe başını salladı.
O baş sallayış Deniz'e yeterliydi. Ağırlık kalkmıştı. Adalet bazen büyük bir jest değilmiş; bir öğretmenin kapısını çalmak, doğruyu bildiğinde susmamakmış.
