Gölün kıyısındaki sazlıkta iki can dost yaşardı: kunduz Tombiş ile ördek Paytak. Sabahları birlikte yüzer, öğlenleri birlikte yaprak toplar, akşamları yan yana suya bakarlardı.
Bir gün Tombiş, dostuna sürpriz yapmak için kıyıda küçük yassı taşlardan minik bir kule dikti. “Paytak görünce çok sevinecek,” diye düşündü ve onu çağırmaya gitti.
Tam o sırada bir rüzgâr esti ve kuleyi devirdi. Paytak geldiğinde sadece dağılmış taşları gördü, Tombiş’i de yanında bulamadı. “Demek benimle oynamak istemedi, dağıttı gitti,” diye düşündü ve üzüldü.
Tombiş döndüğünde Paytak suratını asmış, sırtını dönmüştü. “Günaydın!” dedi Tombiş neşeyle. Paytak cevap vermedi. “Bana mı kırıldın?” diye sordu Tombiş, şaşkın.
“Benim için kule yaptın ama yıktın, beni de beklemedin,” dedi Paytak kırgın bir sesle. Tombiş’in ağzı açık kaldı. “Ben yıkmadım ki! Seni çağırmaya gittim, dönünce rüzgâr devirmiş.”
İkisi de bir an sustu. Paytak yanlış anlamıştı; Tombiş ise neden üzüldüğünü hiç bilmiyordu. Birbirlerinin gözüne baktılar.
“Sana sormadan kızdım, kusura bakma,” dedi Paytak usulca. “Ben de niye gittiğimi söylemeden kaybolmuşum,” dedi Tombiş. “İkimiz de biraz acele etmişiz.”
Sonra birlikte güldüler. “Hadi,” dedi Tombiş, “kuleyi bu sefer beraber yapalım, rüzgâra inat daha sağlamını.” Taşları yan yana dizdiler, en alta en büyüğünü koydular.
Bu kez kule devrilmedi — çünkü ikisi birlikte dikmişti. Paytak öğrendi ki, bir dosta kırılmadan önce sormak gerekirmiş. Tombiş de öğrendi ki, söylemeden gitmek dostu meraklandırırmış.
O akşam yine yan yana suya baktılar. Gerçek dostluk hiç küsmemek değilmiş; küstükten sonra bile konuşup yeniden yan yana oturabilmekmiş.
