Bir yağmurlu gün, dışarı çıkamayan küçük Deniz, salonun ortasında kocaman bir karton kutu buldu. İçinden bir paket çıkmıştı, geriye boş, kahverengi, koca bir kutu kalmıştı.
Deniz kutuya baktı, kutu da Deniz’e bakar gibiydi. “Hmm,” dedi Deniz, gözlerini kıstı. “Sen aslında bir kutu değilsin. Sen bir gemisin!”
Kutunun içine atladı, eline bir tahta kaşık aldı, onu dümen yaptı. “Tutunun, fırtına geliyor!” diye bağırdı. Halı bir anda mavi bir denize dönüştü, yastıklar köpüklü dalgalar oldu. Deniz dalgaların üstünde sağa sola yalpaladı.
Fırtınayı atlatınca soluklandı. Sonra kutunun kenarlarına yeniden baktı. “Şimdi de... bir kale olabilirsin!” Battaniyeyi kutunun üstüne serdi, bir köşesini açık bıraktı — işte gizli kapı.
“Ben kaleyi koruyan şövalyeyim,” dedi içeriden, kâğıttan bir kalkanla. Ejderhalar geldi (aslında yastıklardı), Deniz onları cesaretle uzaklaştırdı, kalesini korudu.
Derken dışarıda gök gürledi. Deniz gülümsedi. “Tamam,” dedi, “artık uzaya gidiyoruz!” Kutunun önüne kâğıttan düğmeler çizdi, başına bir kâse geçirdi — uzay kaskı.
“Geri sayım başlasın! Üç... iki... bir... ateşleme!” Kutu-roket sarsıldı, tavandaki lamba bir yıldız oldu, perdeler kuyruklu yıldızlara karıştı. Deniz pencereden uzayı izledi.
Annesi kapıdan başını uzattı. “Neredesin bakalım sen?” diye sordu gülerek. Deniz ciddi bir sesle, “Şu an Ay’a iniyorum anne, birazdan dönerim,” dedi. Annesi de oyuna katıldı: “Görev kontrol seni bekliyor kaptan!”
Akşam olduğunda Deniz yorgun ama mutluydu. Tek bir kutuyla bir denizi, bir kaleyi, bir uzayı gezmişti. Oyuncak dükkânına hiç gitmemişti.
Yatmadan önce kutuya baktı. “Asıl sihir sende değilmiş,” dedi gülümseyerek, kendi başını işaret etti. “Burada, hayalimdeymiş.” Ve gözlerini kapatınca yeni maceralar çoktan başlamıştı bile.
